|
Da Vinci
Şifresini Çözmek
Chuck Faroe
İki aydır Türkiye’de en çok satan kitap,
Dan Brown’in DaVinci Şifresi adlı romanıdır.[1]
Aynı kitap, ilk yayımlandığı Amerika’da kesintisiz olarak 54 haftadır en
çok satan üç kitap arasında bulunmaktadır. Tabii, cinayet, cinsellik ve
feminizm gibi konuları Hıristiyanlık’ın yüzyıllarca süren vicdansız bir
komplo olduğu mesajı içinde işleyen sürükleyici gerilim türündeki bir
romanın sansasyon yaratması şaşırtıcı değildir. Eserin Amerika’daki asıl
yayımcısı olan Doubleday’in böyle bir sansasyonu hem beklediği, hem de
teşvik ettiği açıktır. Çünkü romanı piyasaya sürmeden önce Doubleday,
tanıtım amacıyla kitabın 10.000 tanesini medyaya bedava olarak dağıttı.
Bu, Dan Brown’in daha önce yazdığı herhangi bir romanın bütün
satışlarını aşan bir rakamdır. Bir Hıristiyan olarak ne diyebilirim?
Sapık inanç yok satar!
Peki,
Brown’in bu ‘tabu tanımaz’ romanının hikâyesi nedir? Özet olarak,
Harvard Üniversitesi’nin genç ve yakışıklı ‘dini simgebilim’ profesörü,
Robert Langdon ile Paris Polis Teşkilatı’nın genç ve güzel bir şifre
uzmanı, Sophie Neveu, acayip ve dehşet verici bir cinayet davasına
karışırlar. Bu cinayet – aslında bir takım cinayetler – son derece güçlü
iki örgütün arasındaki bir çekişmeye bağlıdır. Bu iki örgüt, “Sion
Tarikatı” ile Vatikan adına çalışan “Opus Dei” adlı dini bir kurumdur.
Çekişmenin konusu ise, efsanevi “Kutsal Kâse”dir.
Bazı geleneklere göre, “Kutsal Kâse,” İsa
Mesih’in çarmıha gerilmeden önceki son yemekte kullandığı kâsedir. Fakat
“Kutsal Kâse” aslında çok daha farklı – ve kilise ile Hıristiyanlık
inancına zararlı – bazı gizli bilgileri temsil eder. Bu “gizli bilgiler”
nedir? İşte, yukarıda ima ettiğim sapık inançlar burada başlar! Bir
eleştirmen bu konuyu şöyle özetledi: “İsa, Tanrı’nın Oğlu değil, iyi bir
insandı. İmparatör Konstantin, Roma iktidarının gücünü pekiştirmek için
İsa’yı Tanrı statüsüne yükseltti ve Yeni Antlaşma’yı bu Tanrı efsanesini
destekleyecek bir şekilde ayarladı. İsa, Mecdelli Meryem ile evliydi ve
İsa çarmıhta ölürken Meryem O’nun çocuğu ile hamileydi. ‘Kutsal Kâse’
İsa’nın son yemekte kullandığı kâse değil; aslında Mecdelli Meryem’in
rahmiydi.”[2]
Böylece, İsa’nın fiziksel soyu vardı ve bu soy, kimliğini
gizleyerek, günümüze dek varlığını sürdürmektedir.
Yine bu “gizli
bilgiler”e göre İsa, ölümünden sonra – açıktır ki, bu anlayışta İsa’nın
dirilişi söz konusu değildir! – Mecdelli Meryem’in kilisenin önderi
olmasını istiyordu. Meryem’i kıskanan Petrus onu sürdü ve İsa’nın sözde
desteklediği ‘kutsal dişilik’ inancını örtbas ederek “ataerkil” (yani,
erkeklerin egemenliğindeki) bir kilise kurdu. Sion Tarikatı da bu
‘gerçekler’in bekçiliğini yaparken Kilise, bu ‘yasak bilgileri’ yok
etmek veya en azından onların ortaya çıkmasını engellemek için asırlar
boyunca sayısız cinayetler işledi!
Kurgu mu, Gerçek mi?
Biri, “Ama bütün bu iddialar ne kadar
tatsız olurlarsa olsunlar, bir romanda geçer. Yani bu olaylar
gerçek değil, kurgudur!” diyebilir. Aslında, söz konusu romanda,
kurgu-gerçek ilişkisinin bazı ilginç boyutları var. Tabii ki, edebi tür
olarak bu bir romandır. Bununla birlikte, kitabı okumaya başlayınca, ilk
karşılaştığımız kelime, koyu büyük harflerle yazılarak, GERÇEK’tir.
Önsüzden önceki bir sayfada Sion Tarikatı ile Opus Dei adlı iki kurumla
ilgili bir takım gerçekler belirtildikten sonra, şu çarpıcı beyan yer
almaktadır: “Bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar,
belgeler ve gizli ayinler gerçektir” (s. 9) Bu cümlenin asıl İngilizcesi
daha dikkatlice çevrilirse, “...bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari
yapılar, belgeler ve gizli ayinlerin betimlenmesi dosdoğrudur” olarak
okunur.[3]
Anaşılan, yazar Brown,
romandaki her şeyin kurgusal olduğunu sanmamızı istemiyor. Brown, eserin
yazılmasına hazırlık olarak geniş çaplı, titiz bir araştırma yaptığını
belirtmektedir. Bir söyleşide Brown, “Kitaplarımın öğrenme olayını
içermeleri için çok çaba harcıyorum...Kitabı bitirdiğinizde – ister
istemez – tonlarca şey öğrenmiş olursunuz. Çok büyük bir araştırma
yapmam gerekiyordu” demiştir.[4]
Üstelik Brown, CNN’de yapılan bir başka söyleşide “DaVinci ve kitabınız
hakkında konuşurken, öykünün ne kadarı gerçek ve ne kadarı kurgudur?”
şeklindeki soruyu “%99’u gerçektir. Mimarlığın, sanat eserlerin, gizli
törenlerin, tarihsel olayların ve Gnostik İncillerin hepsi
gerçektir...kurgu olan kısmı, Harvard ‘dini simgebilim’ profesörü,
Robert Langdon ve onun yaptıklarıdır. Ama fondaki şeylerin hepsi
gerçektir” diyerek yanıtlamıştır.[5]
Böylece
Brown, DaVinci Şifresi’nde mimarlık, sanat, gizli cemiyetler,
tarih ve Hıristiyanlık ile ilgili sayısız şaşırtıcı ayrıntılar ortaya
koyarak okuyucunun bunların kurgu veya iddia bile değil, birer gerçek
olduğunu düşünmesini amaçlar. Bu konuda önemli ölçüde başarılı olmuştur.
Nitekim geçen gün romanı konuşan iki kişiye kulak misafiri olunca
işittiğim sözler aynen şöyleydi: “Roman olarak şöyle böyledir. Fakat,
aman ya Rabbim, öylesine ilginç gerçeklerle doludur!”
Dan
Brown’in yazdıkları son derece geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmaktadır.
Son sayıma göre, DaVinci Şifresi 7.2 milyon adet satmış ve 40
dile çevrilmiştir. Bu romanın “%99’u” gerçek oluyorsa bu, en azından
Hıristiyanlar için, küçümsenemeyecek kadar önemli bir durumdur. Buna
göre, DaVinci Şifresi’nde okuyuculara sunulan bazı “gerçekler”i
inceleyerek Brown’in dünyayı betimleyişinin “dosdoğru” olup olmadığına
bakalım.
Mimarlık, Sanat ve
Esrarengiz bir Tarikat
Bazı basit
olgulara bakarak başlayalım. En basit düzeyde, Da Vinci Şifresi’ndeki
tüm sayılar ve boyutlar “dosdoğru” mudur?
Mimarlık konusunda, Brown
Louvre Müzesi’ndeki cam piramit yapısı hakkında şu şaşırtıcı bilgileri
sunar: “Bu piramid...Cumhurbaşkanı Mitterand’ın kesin isteği üzerine,
tam olarak 666 cam panodan inşa edildi... Bu garip istek, 666 sayısının
Şeytan’ın sayısı olduğunu iddia eden komplo meraklıları arasında daima
ateşli bir tartışma konusu olmuştur” (s. 30). Bu tüyler ürpertici
bilgileri okuyunca, insan kendini “Dünyamız ne kadar dehşetli sırlarla
doludur” demekten alamıyor doğrusu. Ama içiniz rahat olsun, bu konuda
aslında korkacak bir şey yok: Adı geçen cam piramit 666 değil, 673 cam
panodan oluşmaktadır.[6]
Sanat konusuna gelince, Brown DaVinci’nin Kayalıklar Bakiresi adlı tablosunu nesne olarak bile
doğru betimleyememiştir. Romanda bu tablo “bir buçuk metre
yüksekliğinde”ki bir “bez parçası” olarak betimlenmektedir (s. 151).
Kayalıklar Bakiresi aslında yaklaşık iki metre yüksekliğinde ve
tuval (bez) değil, tahta üstüne yapılmıştır.[7]
Ayrıca Brown, kitabın başlıca konularından biri olan Leonardo Da
Vinci’nin hayatıyla ilgili bazı temel bilgileri de yanlış aktarmaktadır.
Söz gelimi, Brown’e göre Da Vinci “Vatikan’ın verdiği yüzlerce kârlı
siparişleri” kabul etmiştir (s. 57). Aslında, Da Vinci Vatikan’dan
yalnızca bir tane sipariş kabul etmiş ve bunu da gerçekleştirmemiştir.[8]
Belki “Böyle basit
ayrıntıların ne önemi var?” diyorsunuzdur. Şu açıdan önemi vardır:
Yüzyıllarca süren son derece önemli komploları gün ışığına çıkardığını
ileri süren Brown, ansiklopedide veya internette kolayca doğrulanabilen
ayrıntıları yanlış aktaracak kadar özensizse, derin ve karmaşık konulara
gelince güvenilir bir rehber olmayabilir.
Da Vinci Şifresi’nin
temel iddialarından biri, Da Vinci’nin tablolarının Hıristiyanlık’a
karşıt olup “kutsal dişi” ve Mecdelli Meryem’in İsa’yla evli olduğu
inançlarını savunan gizli mesajlarla dolu olduklarıdır. Böylece Brown,
meşhur Mona Lisa’nın “Da Vinci’nin kadın kılığında kendi resmi”
ve “ne dişi, ne de erkek” olduğu iddiasını ortaya koyar (s. 136). Oysa
portrede resmedilen kişi bilinen tarihsel bir kadındır: Francesco di
Bartolomeo del Giocondo’nun eşi Madonna Lisa.[9]
Gene Brown, Da Vinci’nin Son Akşam Yemeği’nin bazı unsurlarının
son derece anlamlı bulur. İlk olarak, İsa’nın “Bu kâse kanımla
gerçekleşen yeni antlaşmadır” diyerek öğrencileriyle paylaştığı kâse
resimde yer almamaktadır. Ayrıca, İsa’nın sağ yanında oturan kişi
hakkında “omuzlarına dökülen kızıl saçları, narince kıvrılmış elleri ve
göğüsleri olduğuna dair bir ipucu vardı. Bu hiç şüphesiz... bir kadındı”
diyerek asıl “kâse”nin İsa’nın sağında oturarak gösterilen eşi Mecdelli
Meryem olduğunu ileri sürer (s. 271). Fakat saygın bir sanat tarihçisi
Brown’in bu iddialarını şöyle değerlendirmektedir:
Bu yorum kolay kolay inanılacak gibi
değildir...Leonardo’nun senaryosu ...Floransa ekolunun geleneksel Son
Yemek’te resmedilmesine uyarak İsa’nın ‘Rabbin Sofrası’
konuşmasını değil, O’nun inkâr edilmesi ve kurban edilmesini vurgular.
Aynı zamanda, [bu tablolarda] Yuhanna hep güzel bir genç erkek olarak
resmedilmiş olup İsa’ya olan yakınlığı nedeniyle İsa’nın sağ yanında
gösterilmektedir. Leonardo’nun Yuhanna’yı resmetmesinde bu gelenek
sürdürülmekte ve kâsenin yokluğu unsuru daha eski İtalyan tablolarda da
aynen görülmektedir.[10]
Şimdi sıra Da Vinci
Şifresi’nin temel taşlarının biri olan “Sion Tarikatı”na geldi.
Hani, Brown’in “dünya görüşü”nde bu gizli cemiyet o kadar önemli ki,
kitabın ilk satırları Sion Tarikatı’na ilişkin şu “gerçekler”i sunmaya
ayrılmıştır:
· 1099 yılında kurulmuştur.
· 1975 yılında Sion Tarikat’in üye listesi Paris’in Milli Kütüphanesi’nde
ortaya çıkmıştır.
· Sion Tarikatı’nın üyeleri arasında Sir İsaac Newton, Botticelli, Victor
Hugo ve – önemli olarak – Leonardo da Vinci gibi meşhur aydınlar
bulunmuştur (s. 9).
Fakat biraz araştırma yapmaya razı olan kişi, Sion Tarikatı hakkında
aşağıdaki bilgileri edinebilir:
· Pierre Plantard adlı
bir Fransız, Sion Tarikatı (le Prieuré de Sion; Priory of Sion) adlı
derneği Haziran 1956’da kurmuştur. Özgün dernek, ucuz kiralık konutlar
sektöründen yararlanan insanların haklarını korumaya yönelikti. Bu
derneğin adı, Yeruşalim’deki Siyon Dağı’ndan değil, Cenevre yakınlarında
bulunan Mont-Sion’dan kaynaklanmıştır. Tarihsel belgelerde Haziran
1956’dan önce Sion Tarikatı’nı anan herhangi bir belgeye
rastlanmamaktadır.
· Les Dossiers Secrets [yani,
“Gizli Dosyalar”]’da bulunan parşömenler Plantard ile Philippe de
Chérisey adlı bir yardımcısı tarafından uydurulmuş sahte belgelerdir. Bu
parşömenler Paris’in Milli Kütüphanesi’ne Plantard tarafından
yerleştirilmiştir.
· Dossiers’deki
bu parşömenler ve içerdikleri Sion Tarikatı üye listesinin sahte
oldukları iyice belgelenmiştir. 1971’de Philippe de Chérisey söz konusu
parşömenlerin kendinin uydurduğu sahte belgeler olduğunu kamu önünde
açıkça itiraf etmiştir.
· Buna rağmen, bir kaç
kitap parşömenlerin “ifşaları”nı ciddiye almıştır. Bunlardan en meşhuru,
üç İngiliz gazeteci tarafından yazılmış Holy Blood, Holy Grail
(1982; Kutsal Kan, Kutsal Kâse) adlı eserdir. Da Vinci Şifresi önemli ölçüde bu kitaba dayalıdır.
· 1993’te Plantard’ın Sion Tarikatı’yla ilgili olarak süren uydurmaları
başını derde soktu. Fransa’da devlet görevlilerinin resmi bir
soruşturması sırasında Plantard düzenbazlıklarını mahkemeye itiraf
etmiştir. Mahkeme Plantard’ı sertçe ikaz ederek serbest bırakmıştır.[11]
Açıktır ki, Brown bu bilgileri kabul etmek istemiyor. Buna rağmen, bu
konuyu kendisi için araştıran sağduyulu bir kişinin Da Vinci Şifresi’ndeki
Sion Tarikatı hikâyesini “dosdoğru” bulacağını sanmıyorum.
Kutsal Kitap, Kilise
Tarihi ve Hıristiyanlık
Da Vinci Şifresi’nin
bizi en yakından ilgilendiren yönü, Kutsal Kitap, kilise tarihi ve
Hıristiyanlık ile ilgili iddialarıdır. Brown gayet tutarlıdır. Bu konuda
da asılsız savları “gerçek” olarak ilan etmekten çekinmemiştir.
“Kutsal dişi” tezini savunmak için Brown,
“ilk Musevi geleneklerinin seks ayinleri içerdiğini” belirtmekle
kalmayarak, eski Musevilerin “Kudsülakdas’ta [yani, en kutsal yerde]
Tanrı’yla birlikte, onun dişi dengi Shekinah’ın da oturduğuna”
inandıklarını ileri sürer. Dahası var. “Musevilerin dört harfli YHWH
kelimesi – Tanrı’nın kutsal adı – aslında Yehova kelimesinden
türetilmişti. Erkek Jah kelimesi ile Havva’nın
İbranilerden önceki adı olan Havah’ın androjen birleşimi”dir! (s.
341-42). Kenan’daki ulusların “seks ayini” yaptıkları doğrudur. Ama
Yahudilerin en eski gelenekleri bu ulusların bütün cinsel sapıklıklarını
yasakladıkları da apaçık bir gerçektir. (Bkz. Lev. 18, özellikle 27.-30.
ayetleri.) Kutsal Kitap’ta geçmeyen “şekinah” kelimesi, “mesken”
anlamına gelip insanların arasında mesken olmaya tenezzül eden Tanrı’nın
görkemini kasteden bir terimdir. “Şekinah”ın Tanrı’nın “dişi dengi”
olduğu düşüncesi Kutsal Kitap ve Musevilik inancından tamamıyla
yabancıdır.[12]
Yaygınca bilindiği gibi, Yehovah kelimesi YHWH’den türetilmiştir: YHWH
ünsüzleri “Adonai”nin ünlüleriyle okunduğunda “Yehovah” ortaya çıkar.
Brown’in sunduğu “androjen” Yehovah etimolojisi, dilbiliminden herhangi
bir destek almayan bir uydurmadır.
Brown’in Kutsal
Yazılar, Kilise tarihi ve Hıristiyanlık’la ilgili yanlışları o kadar çok
ve çeşitlidir ki, insan nereden başlayacağını şaşırır. Bu konuda kendime
kolaylık sağlamak için, Yeni Antlaşma ve Kilise Tarihi konusunda üst
düzey bir uzmanın bazı gözlemlerini aktarmakla yetineceğim. Söz konusu
bilgin, Chicago İlahiyat Okulu’nda görev yapan Dr. Margaret M.
Mitchell’dir. Bu bilirkişiye göre, Brown’in birçok iddiası “açıkça
yanlıştır”:
1. İsa’nın “yaşamı ülke
çapındaki binlerce müridi tarafından kaleme” alınmadı (s. 259).
2. “Yeni Ahit için
seksenden fazla İncil yazıldı...” (s. 259). Burada kullanılan 80
sayısı tamamıyla uydurmadır. Kanon için seçilen dört İncil’den başka, 31
“apokrif incil”in varlığından haberimiz vardır.
3. Lut Denizi Tomarları
arasında bir tek “İncil” veya başka bir Hıristiyan belge bulunmamıştır
(s. 262’deki iddianın tersine; ayrıca bkz. s. 274). Sayfa 245’te, yazar
Lut Denizi Tomarlarını Gnostik İncilleri’ne dahil etmektedir. Lut Denizi
Tomarları Hıristiyanlar değil, Yahudilere aittir. Ayrıca, Nag Hammadi
yazmaları (Brown’in ileri sürdüğü gibi) “en eski Hıristiyan kayıtları”
değildir.
4. Nag Hammadi’de
bulunan belgeler, “İsa’nın peygamberliğini insansı terimler” (s. 262)
ile anlatmaktan çok uzaktır: Bu belgeler, Gnostik yaklaşımlarıyla,
İsa’nın ‘insansı’ olmaktan çok tanrısal bir varlık olduğunu vurgulamakla
meşhurdur.
5. Mecdelli Meryem’in
İsa’yla evli olduğunun “tamamen tarihi kayıtlara” (s. 272) dayandığını
söylemek, en basit deyişle, yanlıştır.
6. “[İmparator]
Constantine Mesih’in statüsünü, ölümünden yaklaşık dört yüzyıl sonra yükselttiği için, halihazırda onun hayatını ölümlü bir adam
olarak anlatan binlerce belge bulunuyordu... Constantine, İsa’nın
insani özelliklerini anlatan kutsal kitapları lanetleyen ve onu
tanrı gibi gösteren İncilleri yücelten, yeni bir İncil yazılmasını
istedi. Eski İnciller yasaklanmıştı, toplatılıp yakıldılar” (s. 261-62).
Constantine’nin İsa’nın
Tanrılığını icat ettiği ve kanondaki dört İncil’den başka bütün
incilleri yok ettiği iddiasının binlerce sorunu vardır. (Örneğin,
Irenaeus’un yaklaşık İ.S. 175-189 yıllarına ait Dört İncillerin
Savunması [adversus haereses 3.11.8]!) Bu konuda Brown’in en feci
hatası, işine gelmeyen Pavlus’un mektuplarının tanıklığını yok
saymaktır. Bu İ.S. 50’li veya 60’lı yılların başlarına ait tarihsel
belgelerde İsa henüz Tanrı’nın Oğlu ve evrenin yaratılmasının aracıdır (Bkz.
1. Kor. 8:6 ve birçok diğer ayet). Brown, Constantine gelip değiştirene
kadar, üç yüzyıl boyunca sadece bir tek İsa portresinin – çok insani bir
İsa – olduğunu söylüyor. Andığım kaynaklardaki İsa bu “sadece insani”
İsa’ya pek benzemez. Bir tanık daha ekleyeyim: Antakyalı İgnatius,
yaklaşık İ.S. 110’da yazılan mektuplarda İsa’yı Tanrı olarak anmaktadır.
Ayrıca, Mısır’da
bulunan papirüsler ve İskenderun ve diğer yerlerdeki Hıristiyan yazılı
kayıtları, kanondaki dört İncil’e öncelik tanıyan erken çağ Hıristiyan
edebiyatının Constantine’den önce çok yayılmış olduğunu göstermektedir.
Bir tek Constantine’nin girişimiyle bunların örtbas edilebilmiş olduğunu
ileri sürmek gerçekçi değildir.[13]
Böylece, önde gelen bu
bilgin, Brown’in betimlemelerinin pek de “dosdoğru” olmadığını
belirtmektedir. Brown’in “kutsal dişi” iddialarına veda etmeden önce,
birkaç kaynakta geçen iki noktaya değinmek istiyorum.
1. Madem Katolik
kilisesi “kutsal dişi” kavramını yok etmek için hile, yalan ve hatta
cinayete başvurmaya razı olmuş, neden Meryem Ana’ya bu kadar merkezi bir
yer tanımıştır?
2. Brown’e göre, Gnostik İnciller “kutsal
dişi” kavramını desteklemektedir. Oysa, Tomas İncili’nin son
satırlarında Petrus “Kadınlar Yaşam’a layık değiller” deyince İsa, şu
karşılığı verir: “Ben kendim [o kadını] erkek kılmak için önderlik
yaparım...Çünkü kendini erkek kılan her kadın Göklerin Egemenliği’ne
girecektir.”[14]
Anlaşılan, Brown Gnostik İncillerden işine gelen ayetleri aktarıp işine
gelmeyen ayetlerden söz etmez. Böyle seçicilik düşünsel dürüstlükten
uzaktır.
Brown’in
hiç de “dosdoğru” olmayan “gerçekler”i saymayı sürdürmek pekâlâ
mümkündür. Ama bu yazı istemediğim kadar (ve sanırım, sizin de
istemediğiniz kadar!) uzun oldu. Da Vinci Şifresi’nde Brown’in
gerçeklere güvenilir bir rehber olmadığı anlaşılmıştır.
Sonuç
Brown’in eserine bakılırsa, tanrısal gerçekler keşfetmek için hepimiz
birer “şifre uzmanı” olmamız gerekir. Sanki insanlar (sözgelimi,
kıskanan Petrus ve hilekâr Papalar) için tanrısal gerçekleri insanlıktan
gizlemek bir çocuk oyuncağıdır. Oysa Tanrı, yüce hikmetini ve kudretini
Tanrı kurtuluş Müjdesi’ni gizlemek için değil, bildirmek için kullanmaktadır!
Öyleyse,
böyle uyduruk bir eseri değerlendirmek için bu kadar vakit ve çaba –
benim için yazmakla, sizin için okumakla – neden harcansın? Çünkü
gerçeği tanımak önemlidir. “Gerçek” olarak sunulan iddiaları
sınamayı öğrenmeliyiz. Eleştirel düşünce becerisini geliştirmeliyiz.
“Enformasyon çağı”nda yaşıyoruz. Medyada, reklamlarda, konuşmalarda ve Da Vinci Şifresi gibi yok satan kitaplarda çarpıcı iddialarla
hemen hemen her gün karşılaşıyoruz. Karşılaştığımız iddiaların gerçek
olup olmadığını kestirebilmek çok yararlı olur. Fakat karşılaştığımız
bütün iddiaları tek tek araştırmaya tabii ki vaktimiz yoktur. Seçici
olmak zorundayız. Özellikle ilgimizi çeken veya bizim için önem taşıyan
iddialar söz konusu olunca, araştırmalıyız. Ve gayet tabii, bizim için
Müjde’den daha önemli bir konu yoktur.
Da Vinci Şifresi’nin Türkiye’de ve dünyada bu kadar çok satıp okunması eleştirel düşünme
gereğine dair yararlı bir hatırlatmadır. Düşünsel yönde büyümemize
fırsat sağlayan Dan Brown’e, bu açıdan, teşekkür borçluyuz!
Bir görüşü savunmak için bir uzmanın
tanıklığına başvurulduğunda, şu üç ölçüte özellikle dikkat etmek
gerekmektedir: 1) Uzman veya bilirkişi ne kadar niteliklidir? Kendi
alanında çalışan diğer uzmanlar tarafında ne kadar sayılıp güvenilir? 2)
Uzman, tanıklığı kendi uzman olduğu alan hakkında mı veriyor? Örneğin,
meşhur bir dahi olarak Einstein’in siyaset ve ahlak konularına ilişkin
görüşleri sık sık sorulmuştur. Fakat Einstien’in uzmanlık alanı bunlar
değil, fizikti. 3) Tanıklık verirken, uzmanın motivasyonu nedir?
Tanıklığın inanılırlığına gölge düşüren durum var mıdır? Örneğin,
mahkemede bir taraf için bilirkişilik yapan bir uzman, ücretini ödeyen
tarafın görüşünü destekleyen tanıklık verirken, uzman bilgisini tarafsız
ve samimi bir şekilde kullanmayabilir.[15] Da Vinci Şifresi’ndeki iddiaları kontrol etmek için, birçok
kaynaktan yararlandım. Elimden geldiğince de, kendi alanında güvenilir
uzman olarak tanınan kişilere öncelik tanımaya çalıştım. Örneğin,
Profesör Mitchell, bu günlerde, Cambridge Hıristiyanlık Tarihi, 1.
cilt (Başlangıçtan Konstantin’e kadar)
adlı hâlen hazırlanmakta olan eserin editörlüğünü yapmaya yeterli
bulunduğuna göre, İsa’dan Konstantin’e kadar süren yıllar konusunda
uzman sayılabilmelidir.[16] Bu tür bilginlerin motivasyonu, genel olarak,
konuyu doğruyu anlayarak ve aktararak alanlarındaki bilginin
saygınlığını ve güvenilirliğini korumaktır.
Peki, resmi anlamda
uzman olmayan bir kişinin tanıklığına nasıl bakmalıyız? Sözgelimi, Da
Vinci Şifresi’nin yazarı Brown bilgin değil, ama kitabını yazmak için
ilgili konuları araştırmıştır. Aynı şekilde, Brown’in önemli ölçüde
güvenerek yararlandığı Kutsal Kan, Kutsal Kâse adlı eser de üç
gazeteci tarafından yazılmıştır. Bunlar ilgili alanlarda bilgin
değillerdir. Benim de yararlandığım pek çok kaynak da uzman değil,
araştırmacı yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Ben de öyleyimdir. Bu
durumda, yine, yeterlilik ve motivasyon unsurları bize yol
göstermelidir. Araştırma yapan kişinin yeterliliği, önemli ölçüde,
sergilediği düşünsel samimiyet, ciddiyet ve özene bağlıdır. Motivasyon
konusuna gelince, bir araştırmacı hakkında her zaman bu soruyu
sormalıyız: Bu kişinin temel amacı gerçeği keşfetmek mi, yoksa kendi
tarafını savunmak mıdır? Dan Brown, araştırmalarını geleneksel inançları
altüst eden – yani sansasyon yaratan – bir eser yazmak ve, bu sayede,
kendini meşhur ve zengin kılmak için kullandığına göre, tarafsızca
gerçeği aramakta olduğunu söylemek güçleşir.
Eleştirel
düşüncenin bir başka önemli yönü, yazarın varsayımlarını su yüzüne
çıkarmaktır. Çünkü yazar bizi kendi varsayımları doğrultusunda ikna
etmeye çalışacaktır. Bizse, bu varsayımlara katılıp katılmadığımızı
anlamalıyız. Yazarın varsayımlarını reddettiğimi biliyorsam, onun
sunduğu argümanı daha büyük özenle inceleyeceğim. Bu bağlamda Dan Brown
iki önemli varsayımlarını tanımlamıştır:
“Tarih daima kazananlar
tarafından yazılır” (s. 284) ve
“Dünyadaki bütün
dini inançlar uydurma üzerinde kurulmuştur” (bkz. s. 375).[17]
Brown bu konularda
tutarlıdır. Savunduğu inançlar uydurmalar üzerinde kurulmuştur. Görünüşe
göre, bu durum Brown’i rahatsiz etmemektedir. Kendisini zengin ve meşhur
kılan Da Vinci Şifresi sayesinde, o artık “kazananlar”dan
biridir. Gene, görünüşe göre, Brown yazdığı “tarih”in “gerçek” olmasında
ısrar etmek niyetindedir.
Ama ben Brown’in varsayımlarına
katılmıyorum. Bu yazıda yaptığımız gibi, dünyada olup bitenleri yansıtan
geniş belgeler yelpazesine başvurarak geçmişle ilgili olarak gerçeği
aramamız gerektiğine inanıyorum. Hangi belgelerin ne kadar sağlam veya
sahte olduğunu ayırt etmeyi öğrenebileceğimize de inanıyorum. Ve
kanıtlar savunduğumuz görüşü desteklemediğinde kendi kendimiz hakkında
bir şey öğrenebiliriz: Bizim için gerçek efendi mi, uşak mı? Önde gelen
bir tarihçinin söylediği gibi, “Her ciddi tarih araştırmacısının uymak
durumunda olduğu ilk önkoşul, kanıtların boyuneğmezliği karşısında çok
sevdiği yorumları fırlatıp atabilmektir.”[18]
Üstelik,
bir dini inancın geçerli olabilmesi için, uydurma değil, gerçek
üzerinde kurulması gerektiğine inanıyorum. Nitekim İsa Mesih bu konuda
iki anlamlı söz söylemiştir: “Gerçek...Ben’im” ve “Senin sözün
gerçektir” (Yu. 14:6 ve 17:17). Bu gerçeklerin dosdoğru olduğuna
içtenlikle inanıyorum!. ±
[1]
“En çok satan” statüsü, Radikal gazetesinin haftalık Kitap
ekine göredir. Bu yazıyı hazırlarken DaVinci Şifresi’nin 11.
Türkçe (İstanbul: Altın Kitaplar; Mart 2004; Çev: Petek Demir)
basımından ve ilk İngilizce (New York: Doubleday; Nisan 2003)
basımından yararlanılmıştır.
[2]
Thomas Roeser, Chicago Sun Times, 27 Eylül 2003.
[3]
“All descriptions are...accurate.”
[4] Edward
Morris ile yapılan söyleşi; http://www.bookpage.com/0304bp/dan_brown.html].
[5]
25 Mayıs 2003’te Martin Savidge ile yapılan söyleşi; http://www.cnn.com/TRANSCRIPTS/0305/25/sm.21.html
[7]
Bkz. Bruce Boucher, “Does ‘The Da Vinci Code’ Crack Leonardo?,”
The New York Times, 3 Ağustos 2003.
[8]
Bkz. http://www.crisismagazine.com/september2003/feature1.htm;
Sandra Miesel , “Dismantling The Da Vinci Code”
[9]
Miesel , “Dismantling The Da Vinci Code”
[10]
Bruce Boucher, “Does 'The Da Vinci Code' Crack Leonardo?” New
York Times, 3 Ağustos 2003. [Not: Boucher, Chicago Sanat
Enstitüsü’nün Avrupa Heykel ve Güzel Sanatları Bölüm Müdürüdür.]
[11]
Paul Smith, “Priory of Sion Misconceptions – Robert Richardson and
Steven Mizrach” ve Pierre Plantard, Judge Thierry Jean-Pierre and
the End of the Priory of Sion in 1993.” http://priory-of-sion.com.
Bu web sitesinde Sion Tarikatı hakkında geniş çaplı ve dikkatlice
belgelenmiş bilgiler bulunmaktadır.
[12]
Bkz. http://www.jewishencyclopedia.com/view.jsp?artid=588&letter=S; Jewish Encyclopedia’nın “Shekinah” maddesi.
[13]
http://www.megill.com/mmitchell.htm ve
http://marty-center.uchicago.edu/sightings/archive_2003/0924.shtml:
Margaret M. Mitchell, “Cracking the Da Vinci Code.”
[14]
Miesel , “Dismantling The Da Vinci Code”
[15]
Bkz. Barbara R. Kirwin, The Mad, the Bad and the Innocent (New York:
Little, Brown and Co.; 1997), s. 145. Mahkemelerde uzman psikolog
olarak bilirkişilik yapan Dr. Kirwin bu soruna dikkat çekmektedir:
“Pek çok uzman [psikolog]... bir sanığı değerlendiklerinde
kendilerine ücret ödeyen tarafın davasını destekleyecek kanıtlar
toplamaya çışırlar.”
[16]
Bkz. http://divinity.uchicago.edu/faculty/profile_mmitchell.html
[17]
Not: Türkçe basım bu cümlenin anlamını iyi aktarmadığı için
İngilizce basımdan çevirdim (s. 341: “every faith in the
world is based on fabrication”).
[18]
Richard J. Evans; (Çeviren: Uygur Kocabaşoğlu), Tarihin Savunusu (Ankara: İmge Kitabevi, 1999), s. 126.
|
|