BENCİLLİK: Tarih
boyu insanliğın baş belası
Evrenimizde bencilliğin ilk temeli, baş meleklerden biri olduğu halde, kendi
özgürlüğünü kötüye kullanarak Tanrı'nın tahtına göz diken, sabık
"Lusifer" tarafından atılmıştır. Kendi harika yaratılışına razı
olmayıp, "tahtını Tanrı'nın tahtı düzeyine çıkartmak" ve yüce
"Tanrı gibi olmak" arzusu, evrende ilk bencil atılımdır. Oysa Kutsal
Kitap'ın Latince Vulgata çevirisine göre "parlak sabah yıldızı" veya
"seherin oğlu" gibi anlamlara gelen "Lusifer" denilen baş meleği,
Tanrı özene bezene yaratmış, güç, kudret, bilgelik, görkem gibi üstün
özelliklerle donatmıştı. (Bkz. Kutsal Kitap'tan, Hezekiel 28:11-17 ve Yeşaya
14:13-14).
"Besle kargayı oysun gözünü" diyen ünlü atasözümüze göre, bunca
üstün yetenek ya da özelliklerle donatılarak yaratılan bir baş melek, biraz sonra,
yüce Yaratıcısını kıskanacak, O'nun tahtına göz dikecek, O'nu Tanrı'lıktan
uzaklaştırarak O'nun yerine geçmek isteyecek ve tarih boyunca insanları sahte
tanrıcılık, sahte din ve sahte tapınmacılıkla aldatarak bunu gerçekleştirmeye
çalışacaktı.
Pek tabii ki, sabık Lusifer, bunu tek başına başaramayacağını biliyordu.
Gökteki diğer melekleri de bu yönde etkilemeliydi. Bunda da bir miktar başarılı da
oldu. İncil bize şöyle diyor: "Ejderin kuyruğu, gökteki yıldızların üçte
birini sürüklüyordu" (Bkz. Esi.12:3-4). Yani demek ki, daha sonraları
"Ejder" diye tanımlanan Lusifer, gökteki meleklerin üçte birini kandırarak
kendi tarafına çekebilmişti. Sabık Lusifer'in başarısının sırrı ise, en etkin
silahlarından biri olan "iftira ve çamur atmaktı."
Grekçe "Diabolos" sözcüğü çok ilginçtir. Anlamı, iftira edici,
karışıklık çıkaran kışkırtıcı, suçlayıcı ve şeytan gibi şeyleri ifade
etmektedir. Yine atalarımızın dediği, "çamur at izi kalsın" sözlerine
göre, sabık Lusifer gökteki melekleri kendi tarafına çekebilmek için Tanrı'ya ne
tür çamurlar ya da iftiralar attığını bilemeyiz. Ama yeryüzünde işittiğimiz ve
bildiğimiz Tanrı'ya ve insanlara karşı atılan tüm çamurlar, suçlamalar veya
iftiralar, kendi adında olduğu gibi, hepsi de aynı kökten kaynaklanmaktadır.
Sabık Lusifer, yani şeytan, kendi bencilce davrandığı yetmiyormuş gibi, gökteki
meleklerin üçte birini de kendi tarafına çekmesi yetmiyormuş gibi, gelip bunu ilk
insana da aşılamaya kalkıştı. Aden cennet bahçesinde esenlik içinde yaşayan ilk
insana da o kahrolası bencilliğini aşılamaya kalkıştı. Yasaklanan meyveden
yedikleri takdirde, "gözleri açılarak Tanrı gibi olacakları" yalanıyla
onları da aldattı. şöyle ki, insanoğlunun cennet bahçesinden kovulmasının suçu
veya cezası, sadece yasaklanmış bir ağacın meyvesinden yemelerinin basit
itaatsizliği değildi. Bu suçun dibinde, "yüce Tanrı gibi olmak" bencilliği
bulunuyordu (Bkz. Tek.3:1-5).
Böylece, tarih boyunca, yüzyıllarca insanoğlu kendi baş belası olan
bencilliğinin kurbanı olmuştur. Bencillik sadece Tanrı'ya karşı baş kaldırmakla
kalmamış, bencillik aynı zamanda kendi hem cinsi olan insana karşı da
kullanılmıştır. İnsanlar, gök çatısının altında, yeryüzünü ve yeryüzündeki
nimetleri, küresel bir ailenin bireyleri gibi kardeşce veya eşitce paylaşmasını
başaramamışlardır.
Bir ailenin içindeki kardeş olan çocukların, kendilerine hediye edilen
oyuncaklarını birbirleriyle kardeşce paylaşamayıp kavga çıkarttıkları gibi;
küresel insanlık evinin ortak malı olan dünyayı coğrafik parçalara bölmüşler, bu
yüzden de tarih boyu kardeşce paylaşamadıkları dünya ve üzerindeki nimetleri için
kendi kardeş kanlarını dökmüşlerdir! İnsanlar, her nedense, aynı kökten, aynı
ana ve babadan gelme kardeşler olup bir ailenin bireyleri oldukları gerçeğini daima
göz ardı etmişlerdir!
Bunun gibi de, "şu senin ırkın, bu benim ırkım, şu senin dilin, bu benim
dilim, şu senin dinin, bu benim dinim, şu senin rengin, bu benim rengim, şu senin
kültürün, bu benim kültürüm, şu senin teolojin, bu benim teolojim, şu senin
mezhebin, bu benim mezhebim..." gibi ayrımcılıklarla bencilliklerini
kışkırtmaya alt yapı hazırlamışlardır.
Dünyada egemen olması arzulanan, sevgi, alçakgönüllülük, kardeşlik, barış,
bağış, af, hoşgörü, uzlaşı, eşitlik, esenlik gibi erdemler yerine; kıskançlık,
çekememezlik, iftira, aç gözlülük, gurur, üstünlük, çamur atma, darbe,
başkasını devirip onun yerine geçme, kopukluk, düşmanlık, kavga, savaş, kan
dökme, işkence, katliam, kaos... gibi şeyler yer almıştır. Tüm bunların kökü
ise, BENCİLLİK VE CEHALETTEN kaynaklanmaktadır. Ne yazık değil mi?
Kilisenin Baş Belası: Ruhsal Bencillik!
Bencillik, küresel olarak tüm insanlığın baş belası olduğu gibi, ne yazık ve
şaşırtıcı bir gerçektir ki, kilisenin de yüzyıllar boyu baş belası olmuştur.
Aslında kilise, bencillik konusunda dünyaya örnek olmalıydı. çünkü isa Mesih'in
haç üzerindeki ölümünün bir başka boyutu da, sevgi zaferinin doruk noktasına
çıkması ve kahrolası bencilliğin de sıfır noktasındaki iflasının
yaşanmasıydı. Haçın diğer bir anlamı da şudur: Sevginin doruğu ve bencilliğin
iptali.
Kubbesinin üzerinde bir haç işareti görürsünüz ve "şurada bir kilise
binası var" dersiniz. Bedeninde haç işareti taşıyan birini görürsünüz ve
"şu kişi Hıristiyandır" dersiniz. Oysa, sevginin, alçakgönüllülüğün,
kardeşliğin, barışın, affın, uzlaşmanın, hoşgörünün, esenliğin ve en
önemlisi bencilliğin iptalinin ya da iflasının bir simgesi olan haç işaretinin
altında; nice bencilliklerin yaşanıldığını görmek, gerçekçi bireylerin aklına
durgunluk verici boyutlardadır.
Bencilliğin kilisedeki en ilkel ve en belirgin olaylarından biri İncil'de şu
ayetlerde bulunuyor: Matta 20:20-29. İsa Mesih'in iki öğrencisi gelerek, İsa'nın
egemenliğinde biri sağında biri solunda oturmak istemişlerdir. Bu isteğe diğer
öğrenciler gücenmişlerdir. çünkü en üstün, en yüce yeri kendileri için
ayırmakta olup, diğerlerini daha geri planda tutmak istemişlerdir. Böyle bir istek,
isa Mesih'e göre "reislik, saltanat, hakimiyet, emretmek, büyük ve birinci
olmak..." gibi anlamlar taşımaktadır. Bu da açıkça bencilliktir.
Böyle bir istekle kendisine gelen öğrencileri İsa azarladı. Her zaman öğrettiği
gibi, ruhsal alanda veya cennette büyük veya birinci olmanın yolu, kelimenin tam
anlamıyla alçakgönüllülükten, hizmetçi ve kul gibi olmaktan geçtiğini onlara
tembih etti. Kendini örnek gösterdi. Kendisinin hizmet edilmeye değil, emir vermeye
değil, saltanat veya hakimiyet sürmeye değil, üstün ve büyük olmaya değil; fakat
"hizmet" etmeye, emir almaya, kul olmaya geldiğini ve enson derecede kendini
alçalttığını gösterdi. Hatırlayacağınız gibi, O Mesih ki, beden almazdan önce
Tanrı'nın özünde bulunmaktayken kendini boşaltıp bir bebek olmağa, fakir bir ailede
bir ahırda doğmaya, eğilip ayak yıkamaya, hatta haçın acılı, utanç dolu
ölümüne dek alçalmaya razı olmuştu.
İki öğrencide başgösteren, ama İsa tarafından engellenen bu bencillik, tarih
boyunca kilisede kendini göstermekten geri kalmamıştır. örneğin, yine ilk
yüzyılda, daha Elçi Yuhanna yaşarken kilisenin içinde bir "Diotrefis"
çıkıveriyor. Kilisenin içinde "astığı astık, kestiği kestik",
istemediğini kiliseden dışarı tekmeleyen, kilisede en üstünü ve egemen olma
"faik olma sevdasında olan" diğerlerini bir piyon gibi kullanan biri
çıkıyor (Bkz. 3.Yuhanna 9-10). Bu da Elçi Yuhanna'nın çabalarıyla mutlaka
susturulmuş olmalı.
Oysa dördüncü yüzyıldan sonra, ilk kez kilisenin bölünerek iki mezhebe
ayrılmasında büyük etkisi olan bencillik tutkusu, ne yazık ki engellenememiştir. O
zamana dek kilise önderlerinin hepsi de eşitken ve hiçbirinin diğerine üstünlüğü
yokken, yine biri çıkıveriyor ve tüm kilise önderlerinin üstünde baş ve egemen
olmak istiyor.
Bu dönemde ilk kez "papalık sistemi" yerine oturuyor ve ne yazık ki,
kilise yine bencilliğin kurbanı olarak, "doğu Ortodoks ve batı Katolik" diye
ikiye bölünüyor. Ego'nun veya bencilliğin yıkımı burada da kalmıyor. Ortaçağdaki
reform "kilisedeki günahlara protesto" amacıyla başladıysa da, maalesef
"Protestanlık" adı altında başka bir bölünme daha ortaya çıkmıştır.
Protestanlıktaki bencillikler de kendi içlerinde onlarca yeni bölünmelerle, kilisedeki
bencilliklere ya da "ego"nun işlerine ayrı bir zenginlik katmıştır.
Gösteriş, Ün, Şan, Şöhret Tutkusu!
Günlerimize gelince, kilise önderliği, alçakgönüllü olmayıp gösterişe
düşkün olan bireylerde, ün, şan, şöhret, reislik, hakimiyet, sandalye tutkusu,
büyük ve üstün olmak gibi tehlikeler taşıyor! Aslında birinin "Nazır"
olma isteği, (Nazır, Gözetmen, ihtiyar, Grekçe Episkopos, Presbiteros) incil'e göre
iyi bir arzu olarak tanımlanır (Bkz. 1. Ti.3:1-7). Nazırın en önemli özelliklerinden
biri de "kibirlenmemesidir". (Ayet 6.)
Oysa "Nazır, Gözetmen, Episkopos, Ruhsal çoban, Vaiz, Kilise önderi, ihtiyar,
Başkan" gibi tanımları olan kişinin, kolayca kibirlenebileceği ve bencilce
davranabileceği çok tehlikeler vardır. Böyle bir görev, alçakgönüllülük içinde
sadece basit bir "hizmetçilik" anlayışıyla kullanılabilinirken; başka biri
de gururu nedeniyle böyle bir görevi, "üstünlük" veya "başkanlık
sarhoşluğu" içinde bencilliğini tatmin için kullanabilir.
Görevi kötüye kullanan bir kilise önderi bencilliğinin kurbanı olur. işte,
kilise önderini kibirlendirebilecek ve bencilliğini kamçılayabilecek bazı tehlikeler:
Kilisesine gelen kişiler üzerindeki yetki ve otoritesiyle zevk duyup gururlanmak. Bir
"BAŞ" ve "önder" olarak kendine üstünlük, ün, şan, şeref ve
şöhret sağlamak. Ruhsal çoban olarak sözünü dinlettirebilmekten doğan üstünlük
duygusu. "Ruhsal reis" olduğu düşüncesiyle keyif alıp, reis gibi emir
verebilmek, hükmedebilmek tutkusunu tatmin etmek. Yani, kilise önderliğini sadece bir
otorite, bir yetki alanı, bir emir verebilme, bir büyüklük ve üstünlük mekanizması
olarak görmek.
Herkesi ağzının içine baktırmak arzusu. "Ne güzel konuşuyor, ne güzel
hatiplik yapıyor" dedirtmek amacı taşımak. Bazen kendi kültürüne göre
"yasaklar" koymak. Yasaklarına uymayanlara disiplin cezası verebilmenin ya da
onları kiliseden tepeleyebilecek kaba güce sahip olabilmenin verdiği büyüklük
duygusu. ışıklandırılmış, süslenmiş, şatafatlı, yükseltilmiş, "önemli
ve büyük adam" havasını veren cazip kilise kürsüsünde, gösteriş şovları
yapmak üzere, en gösterişli kıyafetlerle vaaz etmek. Cazip, insana "büyüklük,
üstünlük" havasını veren oymalı veya şatafatlı sandalyelerde oturarak
saygınlık kazanmaya çalışmak. şatafatlarla, gösteriş tutkusuyla saygı
sömürüsü yapmak, edineceği saygıyla üstün ve büyük olmak arzusu...vb. (Bkz. Mat.
23:5-12).
Küçük bir örnek vermeme lütfen müsaade edin. Bir gün bir kilise yönetim kurulu
başkanı ve vaizi olan biri bana: "kilise yönetim kurulu kararları
tartışılamaz" diye fetva vermişti. Yani, adam bu fetvasıyla, kendini ve
çevresindeki piyon kurul üyelerini, yanılmaz, kusursuz, hata etmez, kutsallık ve
adalette mükemmel "Tanrı" gibi görüyordu! Dünya hukukunda bir mahkemenin
kararları tartışılabilir ve temyiz için bir üst mahkemeye gidilebilirdi. Bir millet
vekilinin aldığı karar da tartışılabilirdi.
Ama bu kilise önderinin üstünlüğü o boyutlara varmıştı ki, verdiği kararlar
en üst mahkeme olan "Danıştay" gibi, "Yargıtay" gibi,
"Anayasa Mahkemesi" gibi, "Uluslar Arası Adalet Divanı" gibi
yüceleşmişti! Daha sonraları adalet, kutsallık, dürüstlük, kusursuzluk,
mükemmellik... gibi kavramlarda bu denli kendini ve kendisi konumunda olanları üstün
gören bu kişi, günahı yüzünden kilisesinden uzaklaşmak zorunda kalmıştır! işte,
bencilliğin kilisede yaptığı yıkımlarından biri... Bencilliğe yer verildiğinde ve
birey bir yerden de güç alabilir durumda olduğunda, kilisede bile olsa, bencillik
insanı "astığı astık, kestiği kestik" durumunda kendini üstün gören bir
diktatör durumuna sokuyor maalesef!
Kısacası buna, insan kendi bencilliğini tatmin edebilmek için dünyada
erişemediği sandalye hakimiyetini, ünü, şanı, şöhreti, kariyeri, ve
saygınlığı, çok kolay bir yolla, incil'i kolunun altına alan bir "VAİZ",
bir "BAKAN" olarak kilisede kazanma yolu diyebiliriz. Belki de bazıları
günümüzün modern kiliselerindeki yüzeydeki ya da dış görünümündeki bencilliği
kırbaçlayan bu gibi cazip ve şatafatlı arzulardan dolayı kilisede "hizmete"
soyunmaktadırlar.
Ben de, yaklaşık 30 yıl kilise önderliği yaptığım dönemlerde, yukarda
saydığım, bencilliğimi tatmin edebilecek bu gibi kötü duygular tarafından zaman
zaman tehlikelere maruz kaldığımı itiraf etmeliyim. Bazen de tövbe etme gereğini
duydum. Böylece çok şükür ki, her zaman Tanrım beni uyardı ve korudu! Yükselmenin
yolunun alçalmaktan geçtiğini, cennette büyük ya da üstün olmanın, küçük bir
çocuk gibi olmak gerektirdiğini, saygınlık sömürücüsü ya da hastası olma yerine,
gerçek anlamda hizmetçi ve kul olma gerektiğini, insanlar önünde ünlü, meşhur ya
da şöhretli olma yerine "perde arkasında" olup, insanlar değil de, Rab
görerek hizmet etmeyi yeğlemişimdir.
Bu konuda gerçekçi olan bir kardeş de, güzel bir şiir ve güzel bir ilahiyle
şöyle itirafta bulunuyor. ilahi kitabında 72 nolu ilahinin üçüncü mısrası şöyle
diyor:
Yarab, sana sadık işçi olayım dedim.
Benim kalbim, elim senin diye söz verdim,
Fakat eyvah, tekrar saygı görmek için uğraştım!"
Böyle gerçekçi ve itirafta bulunan Tanrı işçileri için Tanrı'ya şükürler
olsun! Bir gün gelecek, Tanrı'nın adil yargılama gününde tüm Tanrı işçileri
"ateşten geçecek". "Tanrı hizmeti" maskesinin altında bencil
tutkuları bulunan tüm hizmet işleri Tanrı'nın yargı ateşinden geçecek. O günde
tüm maskeler düşecek, ruhsal yaşamdaki tüm "artistlikler" sona erecek.
Maskeler yanacak. Maskelerle beraber bencil tutkuları tatmin için yapılan tüm sözde
"hizmetler" de "saman gibi, ot gibi, kamış gibi yanacak" (Bkz.
1Ko.3:12-15).
Ama Tanrı'dan gelen gerçek sevgi ve alçakgönüllülükle yapılan hizmetler, altın
gibi olacak. Ateşten geçtikçe, yanıp kül olacağı yerde daha ziyade değer
kazanacak. Tanrı bizi, meyilli olduğumuz bencilliğin, dünyasal veya ruhsal, açık
veya gizli tüm tutkularından arındırsın. Böylece kilisede "rol yapmaktan"
veya ruhsal yaşamda"artistlik" oynamaktan korusun. SabıkLusifer'den uzak
tutsun! Sadece Kendisinden gelen ve Kendisinin onayladığı, gerçek sevgi ve
alçakgönüllülüğün verdiyi hizmet işleriyle donatsın.
Misah Günay
Araştırmacı Yazar
|