|
ÇARMIHA GERİLENİN ÖYKÜSÜ
Eski
bir dolandırıcı Tanrı Oğlu’ndan sonsuz yaşam istiyor? Bu isteğin yerine
getirilisini düşünmeye çalışalım. Aslında bu istek gerçekçilikten
çıkıp inanılmazlık alanına giriyor. Ama istediği kadar anlamsız
görünsün, gerçekleşen şey aynen buydu. Cehennemi hak eden kişi cennete
gitti ve bizler de bir bilmeceyle karşı karşıya bırakıldık.
Tanrı aşkına, İsa bize neyi öğretmeye
çalışıyordu? Lütfu hak etmek için bir şey yapmış olmak bir yana,yemeklerden
önce Tanrı’ya hiçbir zaman şükretmemiş olan bu şiddet yanlısı adamı
bağışlayarak neyi kanıtlamaya çalışıyordu?
"Büyük bir kentte iki kişi her şeyi
satan büyük bir mağazaya hırsız gibi girdiler. Dükkâna başarıyla
girmişler ve yapacaklarını yapmaya yetecek kadar dükkânda kalmışlar
ve kimse tarafından fark edilmeden kaçmışlardı. Bu öyküyü sıradışı
yapan şey, bu adamların yaptıklarıydı. Dükkândan hiçbir şey almamışlardı.
Herhangi bir şey çalmak yerine her şeyin fiyatını değiştirmişlerdi.
Bu akıllı yaramazlar 395 dolarlık bir fotoğraf makinesinin etiketini
alıp 5 dolarlık bir mektup kağıt, zarf takımının üzerine yapıştırmışlardı.
Bir karton kapaklı bir kitabın 6 dolarlık etiketi bir tekne motorunun
üzerine yapıştırılmıştı. Dükkândaki her şeyin fiyatını değiştirmişlerdi.
Delice bir şey mi? Ama bu öykünün en delice kısmı ertesi gün gerçekleşti.
(Buna inanmayacaksınız.) Dükkân her zamanki gibi açıldı. Dükkânda çalışanlar
işlerinin başına geçtiler. Müşteriler gelip alış veriş yapmaya
başladılar. Birisi ne olduğunun farkına varana dek iş yeri normal
bir şekilde çalışmayı sürdürdü. Dört saat! Bazı insanlar harika
ucuzluklardan yararlandılar. Diğerleri kandırıldı. Tam dört saat
boyunca kimse bütün değerlerin değiştirilmiş olduğunun farkına
varmadı."İnanması zor mu? Öyle olmamalı. Aynı şeyin gerçekleştiğini
her gün görüyoruz. Çarpıtılmış bir
değer sistemiyle sarılıyız. Yaşamlarımızdaki en değerli şeylerin
birkaç kuruşa satıldığını ve en adi şeylerin milyarlara gittiğini
görüyoruz. Örnekler bol ve her yerde. Aşağıda benim karşılaştıklarımdan
birkaç tane göreceksiniz.
“İşle
ahlâkı birbirine karıştırmayalım” diyerek yasadışı uygulamaları
savunan satıcı. Çok gizli bilgileri
(ve bunun yanı sıra kendi namusunu) 6000 dolara satan bir subay. Büyük bir ulusun yarı değerli taşları
yasadışı bir şekilde satarken yakalanan bir kabine üyesi. Konumu
mu? Adalet Bakanı.
On
iki yaşındaki kızını öldürdüğünü itiraf eden bir baba. Onu öldürme
nedeni mi? Çünkü kızı kendisiyle cinsel ilişkide bulunmayı reddetmişti.
Yaptıklarımızı neden yapıyoruz?
Neden siyah beyaz olduğu gün gibi aşikâr olan bir şeyi alıp onu griye
boyuyoruz? Neden anlamsız standartlara itaat edilirken paha biçilmez
değerde olan ahlaki değerler çöpe atılıyor? Bedeni yüceltip de ruhu
alçaltmamıza neden olan ne? Yüreği pisletirken cildimize bakım
göstermemize neden olan ne?
Değerlerimiz
karman çorman. Birisi dükkâna girip bütün fiyat etiketlerini değiştirmiş.
Ucuz heyecanlara büyük paralar akıtılıyor ve insanların değeri
her zamankinden daha düşük. Piyasada böylesi bir düşüşe neyin neden
olduğunu belirlemek için kişinin filozof olması gerekmiyor. Her
şey birisi bizleri insanlığın hiçbir yere gitmediğine ikna ettiğinde
başladı. İnsanoğlunun bir kaderi, bir geleceği olmadığına... Bir
döngünün içinde olduğumuza... Bu anlamsız varoluşta hiçbir neden
ya da mantık olmadığına. Bir yerlerde, hiçbir varış noktası olmayan
önemsiz bir çamur çukurunda anlamsız bir şekilde kapana sıkışmış
olduğumuz düşüncesine inandık. Yeryüzünün sadece dönmekte olan
bir mezar olduğuna ve evrenin amaçsız olduğuna... Yaratılış bir
rastlantı sonucuydu ve insanlığın gittiği hiçbir yön yok. Epey karamsar, öyle değil mi? İkinci
kısım daha da kötüdür. Eğer insanın bir geleceği yoksa o zaman hiçbir
görevi de yoktur. Hiçbir yükümlülüğü, hiçbir sorumluluğu yoktur.
İnsanın bir geleceği yoksa, ona yol gösterecek hiçbir kural ya da hedefleri
de yoktur. İnsanın gitmekte olduğu bir yer yoksa o zaman kim neyin doğru,
neyin yanlış olduğunu söyleyebilir? Bir kocanın karısını ve ailesini
bırakamayacağını kim söyleyebilir? Bir cenini öldüremeyeceğimizi
kim söyleyebilir? Canımızın istediği gibi yaşamanın ne sakıncası
vardır? Tepeye ulaşmak için başka birinin boynuna basamayacağımı
kim söyleyebilir? Benim değer sistemime karşı, sizin değer sisteminiz.
Hiçbir mutlak yoktur. Hiçbir ilke yoktur. Ahlak yoktur. Standartlar yoktur. Yaşam hafta sonlarına,
maaşlara ve çabuk heyecanlara indirgenir. Sonuç felâkettir. Varoluşçu
Jean-Paul Sartre şöyle yazar: “Varoluşçu,Tanrı’nın var olmayışını
fazlasıyla utanç verici bulur, çünkü O’nunla birlikte anlaşılabilir
bir cennette değerler bulmanın bütün olasılıkları yok olur. Eğer Tanrı
yoksa, her şeye gerçekten de izin vardır ve bunun sonucu olan insan
terk edilmiştir, çünkü güvenilir bir şey bulamaz”
İnsanın bir görevi ya da geleceği yoksa,
bundan sonraki mantıklı adım, insanın hiçbir değeri olmadığıdır.
İnsanın bir geleceği yoksa, fazla bir şey etmez. Hatta, bir ağaç ya da
bir kaya kadar değerlidir. Hiçbir fark yoktur. Burada olmanın bir nedeni
yoktur, bu yüzden, hiçbir değer yoktur. Ve sizler bunun sonuçlarını
görmüşsünüzdur. Sistemimiz bozulur. Kendimizi hiçbir işe yaramaz
ve değersiz hissederiz. Huzurumuzu kaybederiz. Oyunlar oynarız.
Sahte değer sistemleri yaratırız. Eğer güzelsen değerlisin deriz.
Eğer üretebilirsen değerlisin deriz. Sporda başarılıysan ya da geçerli
bir şey yapabiliyorsan değerlisin deriz. İsminizin önünde Dr., ya
da Prof. ünvanı varsa değerlisinizdir. Kabarık bir maaşınız varsa
ve yabancı bir araba kullanıyorsanız değerlisinizdir.
Değerler artık, görünüş ve performans
olmak üzere iki kriterle ölçülür. Epey çetin bir sistem, öyle değil
mi? Bu sistem, geri zekâlı kişileri nerede bırakıyor? Ya da çirkinleri
ya da eğitim görmemiş kişileri? Yaşlıları ya da özürlüleri nereye
yerleştiriyor? Bu, doğmamış bir çocuğa ne umut sunuyor? Pek fazla
bir şey değil. Hatta hiç fazla bir şey değil. Bizler yanlış yerlere konulmuş
listelerdeki isimsiz numaralar haline geliriz. Ancak lütfen bunun
insanların değer sistemi olduğunu anlayın. Bu, Tanrı’nın değer sistemi
değildir. Tanrı’nın planı çok daha parlaktır. Tanrı, tarihin hiç bitmeyen,
her zaman tekrarlanan döngüsünü siler ve onun yerine bir çizgi, umutla
dolu, vaatler taşıyan, ince bir çizgi koyar. Ve, omuzunun üzerinden
sınıftakilerin seyredip seyretmediğine bakaraktan sonuna bir
ok işareti koyar.
Tanrı’nın kitabında insan bir yere gitmektedir.
Harikulade bir geleceği vardır. Bizler kilise sıralarının arasından
yürüyüp İsa’nın gelini olmaya hazırlanıyoruz. Bizler O’nunla birlikte
yaşayacağız. O’nunla birlikte tahtı paylaşacağız. O’nunla birlikte
hüküm süreceğiz. Biz sayılıyoruz. Değerliyiz. Ve dahası, değerimiz
bizim bir parçamızdır! Değerimiz bizimle birlikte doğmuştur.
Şunu anlamalısınız ki, İsa’nın herkesin
anlamasını istediği bir şey var idiyse o da şuydu: Bir kişi sadece
bir kişi olduğundan ötürü bir değer taşımaktadır. İnsanlara, onlara
davrandığı şekilde davranmasının nedeni buydu. Bunun üzerinde düşünün.
Zinada yakalanan kızı, bağışladı. Temizlenmeyi isteyen dokunulmayacak
cüzamlıya, dokundu. Ve yolun kenarında manzarayı bozan fakir kör
adamı, onurlandırdı. Ve Siloam havuzu yakınında kendi haline
üzülme bağımlısı mutsuz adamı, iyileştirdi!
Eğer
değersiz olan biri var idiyse, bu adam değersizdi. Ölmeyi hak eden biri
var idiyse, bu adam hak etmişti. Eğer kaybeden biri var idiyse, bu adam
listenin en üstünde yer alıyordu. Belki de İsa’nın onu seçmesinin nedeni
buydu: bize insanlık hakkında ne düşündüğünü göstermek istiyordu.
Belki bu suçlu Mesih’in konuşmasını işitmişti. Belki O’nun hakir insanları
sevmesini görmüştü. Belki O’nun sokaklarda kimsenin beğenmediği
insanlarla ve suçlularla yemek yiyişini seyretmişti. Belki de bütün
bunlar olmamıştı. Belki de bu Mesih hakkında bildiği tek şey, şimdi
gördüğü şeydi: dövülmüş, kılıçla yarılmış, çivilerle asılı bir vaiz.
Yüzü kanla kıpkırmızı, kemikleri etlerinin arasından gözüküyor,
ciğerleri hava almak için büyük bir çaba sarfediyor.
Bir şey ona, hayatında daha üstün birinin
yanında olmadığını söyledi. Ve her nasılsa, sahip olduğu tek şey
dua olduğu halde, sonunda Kendisine dua etmesi gereken Kişi’yi bulduğunun
bilincine vardı.
İsa neden böyle bir şeyi yapsındı? Bu
tehlikeyi suçluya şölen masasında bir onur yeri vaat ederek ne kazanacaktı?
Bu istenmeyen kötü kişi bunun karşılığında ne sunabilirdi ki? Hani
diyorum ki, Samiriyeli kadını anlayabiliriz. Geri dönüp olup bitenleri
anlatabilirdi. Ve Zakay’ın verecek biraz parası vardı. Ama bu adam?
O ne yapacaktı? Hiçbir şey!
Söylenmek istenen de zaten bu. Dikkatle
dinleyin. İsa’nın sevgisi, bizim O’nun için ne yaptığımıza bağlı değildir.
O’nun sevgisi buna hiç bağlı değildir. Kral’ın gözünde, sırf siz olduğunuz
için değer sahibisiniz. İyi görünmeniz ya da iyi performansta bulunmanız
gerekmez. Değeriniz sizinle birlikte doğmuştur, sizin bir parçanızdır...
O kadar.
Bunun üzerinde bir an düşünün. Sadece
var olduğunuzdan ötürü değerlisiniz. Şimdi yaptığınız ya da daha
önce yapmış olduğunuz bir şeyden ötürü değil, sadece siz olduğunuzdan
ötürü. Bunu hatırlayın. Birisinin hırsının kurbanı olduğunuz bir
dahaki sefere bunu hatırlayın. Bir üçkâğıtçı sizin değerinizin üzerine
indirim fiyatı asmaya çalıştığı bir dahaki sefere bunu hatırlayın.
Birisi sizi ucuz bir malmışsınız gibi es geçmeye çalıştığında,
İsa’nın sizi onurlandırılış biçimini düşünün... ve gülümseyin. Ben
öyle yapıyorum. Gülümsüyorum çünkü böyle bir sevgiyi hak etmediğimi
biliyorum. Hiçbirimiz hak etmiyoruz. İşin özüne inersek, herhangi
birimizin yaptığı herhangi bir katkı, önemsizdir. Hepimiz, en pak
olanımız bile, cenneti o üçkâğıtçının
hak ettiği kadar hak ediyoruz. Hepimiz, kendimizin değil, İsa’nın
kredi kartıyla aldıklarımızı imzalıyoruz.
Ve altın sokaklarda, lütuf hakkında
bin tane tanrıbilimcinin bildiğinden daha çok şey bilen gülümseyen
bir eski üçkâğıtçı olduğunu düşünmek de beni gülümsetiyor. Başka
hiç kimse onun için dua etmezdi. Ama sonunda sahip olduğu tek şey duaydı.
Ve sonunda bütün gereken buydu. O’na Kurtarıcı demelerine
şaşmamalı!.
|