|
Savaş her zaman inanılmaz derecede acılar
getiren, çok kötü bir olaydır. Büyük bir insan kitlesini derinden yaralayacak
kadar etkin acılar, zararlar ve yıkımlar getirir. İnsanları evsiz, ailesiz
bırakır. Yerinden yurdundan kopmuş başka diyarlarda yaşamak zorunda bırakılmış
binlerce kişi demektir savaş; bunun yanı sıra yaşamını kaybedenlere ne demeli.
Birçok suçsuz insanın hayatı kaybolup gitmiştir. Bu insanların umutları,
sevinçleri, sevgileri adeta hiçe sayılmış, bazen bir hiç uğruna öldürülmüşlerdir.
Allah benzeyişi olan yaratılmış bunca güzel sanat şaheseri olan insanlar
nedenini bile anlamakta zorluk çektikleri çatışmalar, anlaşmazlıklar,
çekişmeler yüzünden yaşamlarını kaybetmişlerdir. Bu kadar acı olan savaş aynı
zamanda bazen bir soluk kadar insanlığa yakın olmuş adeta insanlığın ensesinden
ayrılmamıştır. Allah’ın yarattığı insan çoğu zaman Allah’a bakmadığı, O’nun
sevgisini tatmadığı için kendi egosunun esiri olarak ırkçılığa dönüşmüş
milliyetçilikler, nedensiz sen ben kavgaları, bir karış toprak için binlerce
insanı felakete sürüklemek, öç almak, kendi politikasını kanıtlamak gibi daha
bir yığın bazen sudan sayılacak sebepler yüzünden insanlığı savaşa
sürüklemiştir. Böylesine kötü ama kötü olmakla birlikte bu kadar da insanlıkla
iç içe bir kavram olan savaş karşısında, Rab Mesih İsa’da iman yaşamını
sürdürmeye çalışan bir Hıristiyanın tutumu ne olmalıdır?
Eski
Antlaşma birçok savaştan söz etmektedir. Allah İsrail’e “kutsal savaş” buyrukları verdi diye bizler de “kutsal savaş” yapacak değiliz. Bugün artık dünyada
hiçbir millet kendisini “kutsal millet” olarak addedemez. Ayrıca İsrail’in Eski Antlaşma döneminde anladığı şekilde
de bir teokrasi anlayışına sahip
değildir. İsrail bu tarz savaşları
iki nedenden ötürü gerçekleştirmişti.
1. KENDİNİ SAVUNMA
Kutsal
Kitap’ta bahsi geçen bütün çatışmaların kendilerini korumak gibi bir nedeni
vardı. Allah’ın kendilerine
vaad ettiği topraklara doğru yürürlerken o bölgelerde bulunan insanlarla barış
anlaşmaları yapmaları istenmişti. Bu her şeyden önce çıkabilecek savaşlara mani
olmak içindi:
“Bir şehre cenk etmek için ona yaklaştığın
zaman, onu barışıklığa çağıracaksın.”Tes. 20:10
2. ALLAH YARGISINDA BİR
ARAÇ OLARAK KULLANILMAK
Kutsal
Kitab’ın geneline baktığımız zaman bazen çok azmış bir halkın yargılanması bir
başka halkın onları yenmesi şeklinde olmaktadır. Kenan halkı da oldukça yoldan
çıkmış bir halktı. Bu halk için Allah birçok kereler tövbe olanağı sunmuştu. Hatta
İbrahim döneminde bile bu halkın yaptıklarını kınamış ve bu azgınlıklarının
devamı sonucunda başlarına gelecekler konusunda onları uyarmıştı. Yargı öncesi Kenanlılar defalarca
uyarıldılar. En azından İsrail’lilerin Kızıl Denizi aşıp Kenan diyarına
girinceye dek geçen kırk yıl süresince uyarılıp durdular. Ama bütün bu süreç
içersinde bu halkta hiçbir iyileşme görülmedi. Bu insanların yaptıkları
çılgınlıklar yalnız kendi halklarını değil etraftaki halkları da etkiliyor,
üstüne üstlük Allah halkının bile yoldan çıkmasına neden oluyordu. Eriha kenti
tehdit altında iken yalnızca tek bir kadın tövbe etmiş ve bu kadın kurtulmuştu.
Bu
azgınlıklarından dönmeyenlerin yargısı vaad edilen topraklara doğru yürüyen
İsraillilerin bir araç olarak kullanılması sonucunu vermiş oldu:
“...fakat onları, Hittileri, ve Amorileri,
ve Kenanlıları, Perizzileri, Hivileri ve Yebusileri, Allah’ın RABBİN sana
emrettiği gibi tamamen yok edeceksin; ta ki, kendi ilahlarına yaptıkları bütün
mekruh şeylerine göre yapmağı size öğretmesinler; yoksa Allah’ınız RABBE karşı
suç edersiniz...” Tes. 20:1718
Bu
insanların yaptıkları azgınlıklara bir kaç örnek vermek sanırım konuyu daha da
netleştirecektir. Kenanlılar kendi çocuklarını Tanrılarına sunu olarak canlı
canlı yakıyorlardı. Homoseksüellik had
safhadaydı, dinsel uygulamalar arasında tapınak görevlileri ile cinsel
ilişkilerde bulunmak gibi uygulamalar vardı, başka bir deyişle fahişelik adeta
inançlarının bir parçası olmuştu.Bu gibi davranışların
hiçbirinden tövbe etmemişlerdi. Bu nedenle Allah bu halkların daha fazla dünya
insanını yoldan çıkarıp mahva götürmesini engellemek için İsraillileri yargısı
için bir araç olarak kullandı.
Savaşın
iki genel noktası vardır. Buna göre. Birinci: bir imanlı Hıristiyan kişisel anlamda kendi yaşamına yönelik saldırıyı nasıl kendisinden uzaklaştıracaktır? İkinci: günümüzde hepimiz belli devletlerin
vatandaşlarıyız, yalnız başımıza yaşamıyoruz. O zaman vatandaşı olduğumuz ülkemiz savaşa girerse bizim
imanlı bir Hıristiyan olarak tavrımız ne olacaktır?
a) Kişi olarak
Eski Antlaşma ileriye dönük olarak gelecek bir barışa bakıp durmuştur.
Allah’ın Mesih İsa’da vaad ettiği ruhsal krallığın içinde savaşa yer yoktur.
Mika Peygamber bu muhteşem günler hakkında şöyle bir bildirimde bulunmaktadır:
“Ve çok kavimler arasında hükmedecek, ve
uzakta olan kuvvetli milletler hakkında karar verecek; ve kılıçlarını sapan
demirleri, ve mızraklarını bağcı bıçakları yapacaklar; millet millete karşı
kılıç kaldırmayacak, ve artık cengi öğrenmeyecekler.” Mik. 4:3
Gelecek olan Mesih, İşaya bölümünde “Barış Prensi” olarak isimlendirilmektedir. Bunun gerçek bir biçimde
uygulanışını Kutsal Kitab’a göre Rab İsa’nın ikinci gelişinde göreceğiz.
Rab
Mesih İsa’da yeni yaşamı bulmuş ve O’nun kanında aklanmış bir Hıristiyan hiçbir
zaman savaşı seven bir kişi olamaz. Eğer bir kişi Mesih İsa’yı yüreğine almışsa
her geçen gün yaşamı O’na göre değişmeye başlayacak ve her geçen gün biraz daha
O’na benzeyecektir. Dolayısıyla savaş değil, “Barış Prensine” benzer bir kişi olacaktır. Rab İsa elinde kılıçla dünyaya gelmedi. O
politik anlamda bir önder olarak dünyaya gelmedi. O’nun krallığı o dönemdeki
Yahudi’lerin beklediği anlamda ne milliyetçi temeller üzerine oturan bir
krallık ne de politik temeller üzerine oturan bir krallıktı. Allah’ın sadakati
ve adaletinden akıp gelen ruhsal bir egemenliğin kralı olarak dünyaya geldi.
Rab İsa
kendisini izleyenlerin ne silah kullanmasını ne de kendini savunmasını istedi.
Bunu İncil’deki örneklerden kolayca görebiliriz:
“İsa ona, ‘Arkadaş, seni buraya getiren
neyse, onu yap!’ dedi. Bunun üzerine, yaklaşıp İsa'yı yakaladılar ve
tutukladılar.O zaman, İsa'yla birlikte bulunanlardan biri hemen kılıcına
davrandı, baş rahibin uşağına vurduğu gibi onun kulağını kesti. İsa ona,
‘Kılıcını kınına koy!’ dedi, ‘Çünkü kılıç tutan herkes kılıçla yok
olacaktır.’”
Mat. 26:5052
“İsa, “Benim krallığım bu dünyadan
değildir” diye karşılık verdi. “Krallığım bu dünyadan olsaydı, yandaşlarım,
Yahudilere teslim edilmemem için savaşırlardı. Oysa benim krallığım buradan
değildir.” Yu. 18:36
Mesih
İsa’nın kendi müjdesine düşman olanlara karşı önerdiği tek şey sevgiydi, onları
öldürmek, onlara saldırmak, onları yok etmek değil. Mesih İsa’nın buyrukları
arasında en önemli buyruklarından biri başka hiçbir dinin ahlak anlayışında
bulunmayan bir buyruktur:
“Ama ben size diyorum ki, düşmanlarınızı
sevin, size zulmedenler için dua edin.” Mat. 5:44
Rab Mesih İsa kendi yaşamı ile bu buyruğunun önemini bizlere göstermiş
oldu. Çünkü kendi tutuklanması, yargılanması, eziyete uğraması, aşağılanması ve
haça gerilmesi sırasında hiçbir şekilde karşılıkta bulunmadı, hakaret etmedi,
beddua etmedi, lanet etmedi, aksine tam tersi olarak onlar için iyilikler
diledi:
“Kendisine sövüldüğü zaman sövgüyle
karşılık vermedi. Acı çektiğinde kimseyi tehdit etmedi; davasını, adaletle
yargılayan Allah’a bıraktı. Bizler günah karşısında ölelim ve doğruluk uğruna
yaşayalım diye, günahlarımızı çarmıhta kendi bedeninde yüklendi.”1. Pe. 2:2324
Hiçbir
günahı yoktu, Rab’bin Hizmetçisi olarak acı çekti. Bu ifadeleri Eski Antlaşma
peygamberlerinden İşaya’nın kitabında okuyoruz. Rab Mesih, kendisini
haça çakanların bağışlanması için bile dua ediyordu:
“Kafatası denilen yere varınca, O'nu ve
katilleri çarmıha gerdiler; biri sağda, öbürü solda. İsa, ‘Baba, onları
bağışla’ dedi, ‘Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.’ Kura çektiler, O'nun
giysilerini aralarında paylaştılar.”Luk. 23:3334
Dağdaki
vaazında ise Rab Mesih İsa şöyle sesleniyordu:
“Ne mutlu barışı sağlayanlara onlara
Allah oğulları denecek.”Mat. 5:9
Rab
İsa’ya gerçekten iman eden bir kişi hiçbir zaman başkalarını tahrik edici,
kavgacı, çekişme yanlısı ya da savaş yanlısı bir kişi olamaz. Çünkü bu kişi
yüreğinin kürsüsüne Rab İsa’yı bir kral olarak oturtmuş kişidir. Allah’ın diri
Sözü olan Rab Mesih İsa hiçbir zaman çekişme, kavga, gürültü, savaş
istememektedir. O Barış Prensi’dir. O’nu yüreklerine almış seçilmişlerinin de
Barış Prensi’nin yaşamına benzeyen bir yaşam sürmeleri gerekmektedir. Zaten
bunun için Allah Kutsal Ruh’u sağlamaktadır. Yoksa kişi kendi kendine bu buyrukları
yerine getirme konusunda başarılı olamaz.
Daha
önceki ayetlerde gördüğümüz gibi Yeni Antlaşma’da açıklanan Allah’ın
krallığında esenlik ve barış vardır. Kılıç krallığı değil, yüreklere esenlik ve
barış veren bir krallıktır. Böylesine esenlikli bir ruhsal krallıkta: sabırlı
bir biçimde paylaşım, alçak gönüllü bir hizmet, acı çekmek, kendini feda etmek,
sürekli dua etmek, müjdeyi açıklamak gibi konulardan ibaret bir yaşam söz
konusudur. Mesih’te olan bir kişinin savaşımı ancak ruhsal anlamdaki kötü
güçlere karşıdır.
“Son olarak Rab’de ve O’nun üstün gücüyle
güçlenin. İblisin hilelerine karşı durabilmek için Allah’ın sağladığı bütün
silahları kuşanın. Çünkü savaşımız insanlara karşı değil, yönetimlere,
hükümranlıklara, bu karanlık dünyanın güçlerine, kötülüğün göksel yerlerdeki
ruhsal ordularına karşıdır.” Ef. 6:1012
Buna
örnek olarak Mesih İsa’nın öğrencilerinin yaşamı yeterlidir. Onlar Mesih İsa
ile birlikteki yaşamlarında hiç bir şekilde kavgaya ya da savaşa
girişmemişlerdi. Esenlik içinde Mesih İsa’nın dizinin dibinden ayrılmaksızın
Rab’bin kurtarış müjdesini ilan edip durmuşlardı. İncil yaşamı barış yaşamıdır.
Tarihte saptırılmış Hıristiyan inancının yanlış davranış örneklerini
görebiliriz. Kutsal Kitap böyle davranışlara ve hareketlere kesinlikle
karşıdır.
Bu
noktaların altını çizerek yinelemekte çok büyük fayda vardır. Allah’ın
krallığını yaymak amacıyla savaşlar çıkarmak, savaşmaya gitmek, masum insanları
öldürmek, onların kanına girmek gibi vahşi yaklaşımlar Allah’ın müjdesinde yer
almamaktadır. Tarihte olan ve Mesih İsa’nın adı kullanılarak yapılmaya
çalışılan savaşlar tamamen yönetimlerin kendi çıkarları uğruna inancı
kullanmalarıdır. Kutsal Kitab’ı bilmeyen halk yalnız yöneticilerinin
dediklerine uyduklarından bu tarz savaşlar ortaya çıkmıştır. Haçlılar bunun en
kötü örneğidir. Haçlıların yaptıklarının bir tanesine Kutsal Kitap ayetlerinden
bir dayanak bulmak mümkün değildir. Bunun bedelini Hıristiyanlar hala
çekmektedirler.
b) Bir ülkenin vatandaşı olarak
Günümüzde dünyanın birçok ülkesi laik yönetimlere sahiptir ve demokratik
toplumlar ortaya çıkmıştır. Böylesine modern bir dönemde bile insanlar savaştan
kurtulamamışlardır. Bu hırs, bu gövde gösterisi, değişmeyen bencillik duyguları
ve kıskançlıklar bir kez daha Kutsal Kitab’ın doğruluğunu kanıtlamaktadır.
Çünkü insan Adem ve Havva döneminden beri isyan içindedir, yüreğinde günah
vardır. Dünya ne kadar modernleşirse modernleşsin bu doğasındaki isyan, Allah
kurtarışına kulak vermedikçe dinmeyecek ve bu kavgaların dövüşlerin ardı arkası
kolay kolay kesilmeyecektir.
Peki,
bir Hıristiyan eğer kendi ülkesi savaşa girerse ne yapacaktır? Bu kişi askere
çağrılırsa tavrı ne olması gerek? Bunlar inanç açısından önemli konular.
Kutsal
Kitap’ta On Emir’den bir tanesi “öldürmeyeceksin” şeklindedir. Ya savaş
anında ne olacaktır? Bir Hıristiyan öldüremeyeceğine göre kendi ülkesinin
ordusundaki rolü ne olacaktır?
Yukarıda
üstüne basa basa söylediğimiz gibi savaş Şeytan’dan, kötüden, kötülükten,
benlikten kaynaklanmaktadır. Ama öyle durumlarla karşılaşılmıştır ki bazen iki
kötü durum içinde en az kötü olanı seçme söz konusu olabilir. Bir imanlı kişi
hiçbir zaman başka birisine zarar vermek istemez ama öyle anlar olur ki,
birdenbire kendisini ya da başkalarını koruma durumundan zarar vermek zorunda
kalabilir.
Bütün
Rab İsa’ya iman etmiş kişiler aslında bu konularda şiddete karşı duran kişiler
olmalıdırlar. Birçok Hıristiyan tam anlamı ile pasiflik taraftarıdır Bunu biraz
açacak olursak şartlar ne olursa olsun savaşa katılmama, başka bir insana zarar
vermeme ve öldürmeme şeklinde düşünmektedirler. Buna kendilerini savunmayı bile
ekleyebiliriz. Yani kendi canına kasteden, kendisine saldıran kişiye bile
herhangi bir tepkide bulunmama taraftarıdırlar.
İlk
Hıristiyanlar ilk yüzyıllarda orduda görev almak istememişlerdi. Bunun en büyük
nedenlerinden biri Roma ordusunda görevli bir askerin imparatoru Allah olarak
kabul etmesi zorunluluğuydu. Böyle bir putperestliği kabul etmek bir samimi
Hıristiyan için söz konusu olamazdı. Diğer önemli nedeni ise o dönemin Roma
ordusunda olmak demek zaman zaman halka karşı büyük eziyetlerde bulunmak,
işkenceler yapmak ve öldürme gibi eylemlere katılmak demekti. Bu Mesih’in
müjdesini gönenen ve yaşayan kişi için asla onaylanamayacak bir konuydu.
Dolayısıyla ilk dönemdeki samimi Hıristiyanların bu konuda tamamen pasiflikten
yana olması çok doğaldı. Bu pasiflik sonucunda Roma askerleri Hıristiyanlara
eziyet etmeye ve hatta öldürmeye başladılar.
Bunun
yanı sıra bazı Hıristiyanlar tam anlamı ile pasifliği kabul etmemektedirler. Bu
kişiler bütün yürekleriyle kavgayı, dövüşü, savaşı, zulüm ve öldürmeyi kabul
etmemektedirler. Çünkü İncil’de zaten böyle bir öğreti asla yer almamaktadır.
Tam olarak pasifliği kabul etmeyen Hıristiyanların görüşü, yalnızca çok zor anlarda
kişinin kendini, ailesini ve vatanını koruması ya da savunma amaçlı bir
tepkinin söz konusu olabileceğini söylemektedirler. Bu şekilde düşünen
Hıristiyanlara göre bir asker olarak savaşta yer almaları için savaşın nedeni
savunma olmalıdır. Buna “geçerli bir nedeni olan savaş” da diyebiliriz. Bunun dışında başka hiçbir şekilde insanın insana karşı
savaşını, saldırısını kabul etmeleri mümkün değildir.
Şimdi “geçerli bir nedeni olan savaş” konusuna biraz
değinelim. Bir Hıristiyanın herhangi bir savaşta yer alması ancak bu üç koşulun
gerçekleşmesine bağlıdır:
i) Savaşın nedeni doğru olmalıdır:
Saldırganlık değil yalnızca ülkenin savunması şeklinde olmalıdır. Haksızlığın
önüne geçilmesi gerekmektedir. Bu bazı politik çıkarlar uğruna ve rüyaların
gerçekleşmesi için başkalarının canına kasteden bir savaş olmamalıdır.
Savaşı
engellemek için bütün normal girişimlerin yerine getirilmiş olması
gerekmektedir. Barışçı yaklaşımlar, görüşmeler yapılmış olmalıdır. Bütün
bunlara rağmen karşı taraf hala saldırıyorsa ancak bu durumdaki bir savaşın
nedeni geçerli olabilir. Çünkü güçlü bir ülke sırf kendi yayılmacı politikası
nedeni ile bir başka ülkeye saldırıp ülkedeki insanları öldürmeye kalkışırsa,
bir Hıristiyan amacı savunma olan bu savaşta yer alabilir.
ii) Savaş kontrol altında bir savaş olmalıdır:
Kısacası II Dünya Savaşı’nda olduğu gibi büyük kentleri yok edecek karşılıklı
bombardımanların olmadığı bir savaş olmalıdır. Yalnızca askeri güçler arasında
bir savaş olmalıdır. Sivil halkın bundan en az zarar görmesi için çaba
gösterilen bir savaş olmalıdır. Sivil halkın zarar görmesinin engellenmesi
çağımız için hiç zor değildir.
Savaşın amacı saldırıları engellemek,
yeniden barışı sağlamak, haksızlığa engel olmak için olmalıdır. Bu savaş esnasında
savaşılan ülkenin gıda kaynaklarının da yok edilmesine çalışılmamalıdır. Önemli
olan saldırıyı veya zulmü durdurmaktır. Kızgınlıkla karşı tarafın bütün
kaynaklarını yok etmeye çalışmak kin ve nefretin kusulması demektir. Bunun da
İncil’de yeri yoktur. Hele hele kimyasal silahlar, virüsler ve birtakım her
şeye zarar verici silahların kullanıldığı savaş da tamamen haksız ve geçerli
bir nedeni olmayan bir savaştır.
iii) Savaşın sonucu önceden görülebilir,
haksızlıkların engellenebileceği bir savaş olmalıdır.
Yukarıda dediğimiz gibi savaşın gerçekten
çok sınırlı bir savaş olması gerekmektedir. Savaşın sonucunda hakikaten
yalnızca savunma amacı gerçekleşmeli ve mümkün olan en az zararla bu olay
bitirilmelidir.
Maalesef dünyada bu tarz savaşları bulmak
da hemen hemen mümkün değildir. Çünkü nefret ve kinle hareket eden milletler
adeta kendilerinin de yaratılmış olduklarını unutarak karşı tarafı tamamen yok
etme çabasına girmektedirler. Böylelikle amaç savunmadan ziyade yok etmeye
dönmekte, nefret ve kin tohumları adeta kan davası gibi nesillerden nesillere
devam etmektedir.
Savunma amaçlı yani “geçerli bir nedeni olacak savaş” için bu tarz düşünen
imanlılar şu ayetleri hareket noktası olarak görmektedirler:
“Herkes başta bulunan yetkililere bağımlı
olsun. Çünkü Allah'tan olmayan yetki yoktur. Var olanları Allah atamıştır. Bu
nedenle, yetkiye karşı direnen, Allah'ın düzenine karşı direnmiş olur.
Direnenler kendilerine yaraşan yargıyı giyeceklerdir. Çünkü iyi iş yapanların
yöneticilerden korkusu yoktur; kötü iş yapanlar korkarlar. Yetkili kişiden
korkmamak ister misin? Öyleyse iyi iş yap, onun övgüsünü kazanırsın. Çünkü o
senin yararına Allah'a hizmet etmektedir. Ama kötü iş yaparsan kork! Çünkü
yetkili kişi kılıcı boş yere kuşanmaz. Kötü iş yapana gerekli yargıyı saptamak
için Allah'a hizmet eder. Bu nedenle, baştaki yetkililere bağımlı olmak
zorunludur; salt yargılanma korkusundan değil, vicdan bakımından da.”Rom. 13:15
“Rab
saygısı adına; insanlar tarafından kurulan her düzene bağımlı olun: Başta
bulunan kişi olması nedeniyle devlet yöneticisine, suçluları adalet karşısına
çıkarmak ve iyilik yapanları övmek için onun tarafından görevlendirilen
kişiler olmaları nedeniyle valilere.”1. Pe. 2:1314
Allah gerçekten ülkelerin milletlerinin
huzur ve emniyet içinde oturmaları için hükümetlerin olmasını sağlamıştır. Her
ne düşüncede olursa olsun idareciler kendi halklarının yararları uğruna, ülkenin
düzen içinde idaresi için vardırlar. Eğer ülkemiz yönetimi böyle bir savaş tehdidi altında, vatandaşı olan bizlerden yardım talep ediyorsa, inanlının hükümete cevabı elbette ki olumlu olacaktır. Çünkü hükümetlere,
yönetimlere boyun eğmek İncil’de belirgin buyruklardan biridir. İnanlı bir
Hıristiyan ancak zorla putperestlik, başka ilahlara taptırılma gibi buyruklara
boyun eğemez. Kutsal Kitap yönetime itaati buyurmaktadır ve inanlı bir
Hıristiyan buna uymak zorundadır. Ama Kutsal Kitap öldürmeyeceksin demektedir.
Yönetim şu adamı öldür derse inanlının buna pasif tepkisi olacaktır. Yönetime
karşı gelemem ama yönetimlerin sahibi olan Allah insana zarar verme diye
buyurdu diye yalnızca fikrini beyan edebilir. Allah buyruklarıyla çatışan
emirlerde pasif kalmak zorundadır.
Anlatmaya çalıştığımız gibi ülke savunması
hiç nedensiz bir masum insanın öldürülmesi ile karıştırılmamalıdır. Ülke
savunmasında insanın canı söz konusudur. Kişiye olan ani saldırılarda da yine
can hatta aile fertlerinin canları söz konusu ise saldırıyı bertaraf etmeye
gayret doğal, insanın yaradılışında da var olan korumaya yönelik bir
davranıştır. Ama inanlı bunu ileriye götüremez. O an için durumu kurtarmışsa
öldüremez, öldürmemeli karşıya zarar vermemelidir.
Allah bütün yanlışlıkların, kötülüklerin
karşılığını verecek olandır. Bazen saldırgan bir milletin cezası, saldırılan
milletin savunmasıyla da verilebilir. Böylesine bir saldırı anında ülke
yönetiminin askerlik görevine çağırması belki de bir kötülüğün daha da
yayılmasına engel olma görevinde size de bir sorumluluk verilmesidir. Bu
nedenle haklı bir ülke savunmasında yer almak milyonların hayatını kurtarmak
açısından ve vatandaşı olduğumuz ülkeye karşı ve yönetime karşı sorumluluğumuzu
yerine getirme açısından önemlidir.
Ama bazı durumlarda örneğin; Hitler dönemi
Almanya’sında olduğu gibi bazı savaşların amacı tamamen farklıdır. O ülkenin
yayılmacı emellerinin bir sonucudur. İşte, böyle bir savaş durumunda Deitrich
Bonhoeffer gibi kişiler çıkmış ve kendi ülkesinin yanlışını adeta haykırmıştır.
Bu inanlı Hıristiyan gerçekleri haykırmanın bedelini kendi canı ile ödemiştir.
Ama birçok inanlı haksızlığın karşısında cesur bir inanlı olarak bayrak
olmuştur.
Ülkelerin durumuna göre bazı savaşlarda
inanlılar daha geri hizmetlerde yer almışlardır. Örneğin: sağlık hizmetleri
gibi, gıda dağıtımı, giyecek temini, evsizlere yardım etmek gibi. Bu ülkelerin
yönetimleri inanlı Hıristiyanların inançlarına saygısına göre farklılık
göstermektedir.
İnanlılar arasında savaşa ve öldürmeye
tümden karşı olanlar olduğu gibi çok özel durumlarda savunma amaçlı katılma
durumu söz konusu olabilir diyenler de vardır. Ama esas Hıristiyan inancı
savaş, öldürme, zulüm ve işkence gibi insan yaşamını hiçe sayan, insanı
küçülten bütün davranışların karşısındadır ve bunu savunmak durumundadır. Çünkü
Allah sevgi Allah’ıdır ve Yeni Antlaşma bir barış krallığını müjdelemektedir.
Rab İsa’nın önderliğindeki bu krallık da esenlik ve barış olmalıdır.
Ülkemizde askerlik, vatanı koruma amaçlı
vatanın bölünmez bütünlüğüne zarar gelmemesi için var olan bir kurumdur.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu güne kadar yayılmacı bir politika
gütmemiş ve hiçbir zaman başka ülkelerin toprak bütünlüğüne göz dikmemiştir.
Aynı şekilde kendi ülke sınırlarına ve toprak bütünlüğüne de aynı saygının
gösterilmesini beklemektedir. Bu bütünlüğe göz dikecek olanların, masum
insanları katletmeye kalkışacak olanların karşısına bir güç olarak çıkacaktır.
Ülkemiz Türkiye’de yaşayan her bir samimi
Hıristiyan vatandaş yukarıdaki anlamda var olan ordumuzun içinde vatandaşlık
görevini yerine getirmeyi, İncil’in “altında yaşadığınız
hükümetlerinize tabi olun” ilkesi doğrultusunda bir
vatan borcu bilmektedir.
SONUÇ
Savaş konusu inanlılar arasında bir hayli
tartışılan bir konudur. Allah buyruklarının barışın ardınca koşmaya sevk
etmesi, öldürmeyi yasaklaması, düşmanı bile sevmeyi emretmesi inanlıları zaman
zaman karşılaştıkları dünyasal sorunlarda zor durumda bırakmıştır. Askeri
malzeme üreten bir fabrikada çalışmam doğru mu? Savaşı yücelten filmleri
seyretmeli miyim? Çocuklarım oyuncak silahlarla oynamalı mı, oynamamalı mı?
Savaş gerçekten bir trajedidir. Savaşın şakası bile olmaz. Aslında savaşı
yücelten hiçbir şey kabul edilmemeli, çocukların oyunlarında bile barış hakim
olmalıdır.
Bir Hıristiyan yalnızca barış ve esenlik
yolunu aramalıdır. Rab İsa barışın kendisidir. Kendisi şöyle söylemektedir:
“Ne mutlu barışı sağlayanlara! Onlara
Allah oğulları denecek.”Mat. 5:9
Aynı zamanda inanlının sorumluluğu kendi
ülkesi ve yönetimi için ve yöneticileri için sürekli dualarda bulunmaktır. Bu
dualarda özellikle önderlerin barışı koruyucu kararlar almaları için, barışçı
olmaları için dua etmeleri gerekmektedir:
“Öyleyse her şeyden önce şunu öğütlerim: Allah'a
tüm insanları içeren dilekler, dualar, içten istekler, teşekkürler sunulsun.
Bunlar hükümranları ve tüm başta bulunanları da içersin.Böylece Allah sayarlığa
ve saygınlığa yaraşır gürültüsüz patırtısız, sessiz sedasız bir yaşam sürelim.
Kurtarıcımız Tanrı'nın önünde erdemli davranış, beğenilir tutum budur. O tüm
insanların kurtulmasını ve gerçeği bilme aşamasına gelmesini
ister.” 1. Ti. 2:14
Bir inanlı hiçbir zaman savaşı başlatan
olmamalı, aksine düşmanını bile sevmeye gayret eden kişi olmalıdır:
“Herkesle barış içinde yaşamak için
elinizden geleni yapın. Ey sevgililer, hiçbir zaman öç almayın. Bırakın,
Allah'ın öfkesi alsın öcünüzü. Çünkü Kutsal Kitap'ta şöyle yazılmıştır:
"Rab, 'Öç alma hakkı benimdir,
Karşılığını ben vereceğim buyuruyor.
Ama 'Düşmanın acıkmışsa onu doyur,
Susamışsa ona içecek ver Çünkü bunu yapmakla, onun başı üstüne Kızgın korlar
yığmış olursun.” Rom. 12:18,20
Altıncı emir hiçbir zaman aklımızdan
çıkmamalıdır. Öldürmeyeceksin. Hiç kimsenin hayatına kast etmemek en büyük
prensiplerden biridir. Ancak büyük bir kötülüğün önüne savunma yolu ile
geçilecekse, can kurtulacaksa bir savunmada yer almak söz konusu olabilir. Ama
bu da yine Allah’ın buyrukları kale almaksızın olabilecek bir davranış
değildir.
Barış savaştan hem daha kolay hem de
sonuçları itibariyle bütün insanlık için en hayırlı şeydir. Savaş, öfkeyle
kalkanın zararla oturması gibi sonuçları ile savaşı başlatan kişiyi bile
şaşırtacak boyutta dünyanın en trajik olayıdır.
|